KOLERA GÜNLERİNDE İZMİR 
Sabri Yetkin


Kolera, veba gibi mikrobik hastalıklar, insanlık tarihinin hemen her döneminde kitleler halinde ölümlere yol açmış, insanlığı çok korkutmuş, insanlık da salgın yaratan bu mikrobik hastalıklara karşı direniş ve kurtuluş yolları aramış ve insanlığın salgınlara karşı kazanımları, 19.yy. içinde boy atmaya başlamıştır. Konuyu Osmanlı tarihi çerçevesinde değerlendirdiğimizde, salgın hastalıklardan kurtulma ve kamu sağlığının iyileştirilmesi yolundaki çalışmaların 19.yy.'dan itibaren modernleşmeye başladığı yolundadır.1 Hele 19.yy.'da İmparatorluğu iyice etkilemeye başlayan kolera salgınları ile savaşımda kullanılan yöntemler açıklanırken; devletin batılılaşma çizgisi altında modernleştiği ve merkezîleştiği biçiminde tanımlamalar yapılmaktadır.2
Böylesi tanımlamaların hiç kuşkusuz doğruluk payı yüksektir. Osmanlı Devleti'nin 18.yy.'dan itibaren hemen her alanda modernleşme çabaları içerisine girdiği bilinen gerçeklerdendir. Devletin modernleşme sürecine salgın hastalıkların yok edilmesi açısından bakınca, yukarıdaki tanımlamaların doğruluk payının bir az örselendiğine tanık olmaktayız. Çünkü yukarıdaki tanımlamalar, modernleşmeci merkezî yapının payitahtta yaptıklarını açıklamaya yeterli olabilmekte, yani global ölçekte bir takım genellemeleri içermektedir.
Salgın hastalıklarla mücadelede modernizasyonun yaşandığı biçimindeki tanımlamalara yerel ölçekte ve dar bir zaman dilimi içinde, merkezî ve yerel arşiv malzemesini değerlendirerek baktığımızda; hele ölçeğimiz kapitalizmle bütünleşme sürecini tek boyutlu olarak yaşayan bir liman kent olursa, yukarıdaki tanımlamaları tamamen kabullenmekte zorluk yaşamaktayız.
19.yy.dan itibaren sanayileşen Avrupa ülkelerinin yayılma alanı olarak seçtikleri Osmanlı İmparatorluğu'nda Ege Bölgesi ve onun dışa açılan kapısı olan İzmir, Doğu Akdeniz'de önemli bir liman kent olarak canlanmaya başlamıştı. 1850'lerden itibaren devletin en önemli ihraç limanı olan İzmir'in hinterlandıyla bağlanması gecikmedi. Bölgenin yer altı ve yer üstü zenginlikleriyle de ilgilenen emperyalist uluslar, alt yapı yatırımlarını ve sermaye akışını gerçekleştirirken bölgenin demografik yapısını da farklılaştırdılar. Bölgenin kısa sürede böylesine farklılaşmaya uğraması, önemli sağlık sorunlarını da beraberinde getirdi.
Diplomatik açıdan "hasta adam" ilân edilen imparatorluk, tıbbî açıdan cidden hastaydı. Hele 19.yy. başlarından itibaren salgın, özellikle kolera salgınları başına büyük bela olmuştur. Önceleri veba salgınlarıyla perişan olan imparatorlukta, vebanın yerini ondan daha büyük tahribat yapan kolera salgınları almış ve büyük yıkımlara neden olmuştur.3
İzmir'in kolera ile tanışması 19.yy. içindedir. İzmir'de ilk ko-lera salgını 1831 yılında yaşanmış, 1830'da Rusya'da çıkan hastalık, önce İstanbul'u ardından İzmir'i sarmıştır. 1848'de İzmir, ikinci bir salgın ile karşı karşıya kalır. Salgın önce yine İstanbul'da başlar, Marmara ve Kuzey Ege'yi sardıktan sonra İzmir'e gelir. Bu salgında 1903 kişi ölmüştür. 1854'de Fransa'da başlayan salgın İzmir'e kadar uzamış, 136 gün sürmüş ve 172 kişi ölmüştür. 1865 kolerası oldukça ağır geçmiş, yaklaşık 3 ay süren salgında 3500 kişi hastalığa yakalanmış, 1950'si ölmüştür. Daha sonra 1871, 1872, 1890, 1893, 1894, 1895, 1896, 1910, 1912, 1913, 1916 ve 1918 yıllarında kolera salgınları İzmir'i ziyaret etmiştir.4
1910-1911 yılları arasında yaşanan kolera salgını, İzmir'in 20.yy.da modernleşemeye rağmen, yaşadığı en büyük sağlık problemidir. 1910-11 salgını kış ve yaz kolerası olarak iki devrede karşımıza çıkmaktadır. 1910 yılı Eylül ayı ortalarında başlayan ilk salgın, yaklaşık beş ay etkili olduktan sonra 1911 yılı Şubat ayı içinde bitmiştir. Bu süre içerisinde kayıtlara geçen 365 kişi hastalığa yakalanmış, hastalardan 200'ü hayatlarını yitirmiştir.5 Yaz ko-lerası ise 26 Nisan-13 Eylül 1911 tarihleri arasında yaşanmış, kış kolerasına oranla çok daha şiddetli geçmiştir. Bu dönemde 899 kişi koleraya tutulmuş, 496 kişi vefat etmiştir.6
Osmanlı ülkesinde 1910 yılı Ağustos sonlarından itibaren ko-lera görülmeye başlamıştır. Rusya'da gözüken kolera, adım adım Anadolu'ya yaklaştı, Trabzon, Sivas, Ankara derken İstanbul ve Edirne'ye ulaştı.7 Anadolu'da bir salgın gözüktü mü, mutlaka İzmir ve hinterlandına da uğramakta gecikmemiştir. Salgın hastalıklardan çok çeken İzmir'de yerel basın hemen uyarıcı yayınlar yapmaya başlamış, hastalığın İzmir'e çok yaklaştığı, her an hastalığın başlayabileceği ilân edilerek, te-mizliğe önem verilmesi, belediyenin dikkatli olması gerektiğini duyurmuştur.8 Belediye, olası bir salgın hastalığına karşı önlemler almak için Malîye Nezareti'nden 3000 lira istemiştir. Ancak İzmir Belediyesi'nin bu isteği, Nezaretçe parasızlık nedeniyle reddedilmiştir.9 İzmir'de hastalık görülmemesine rağmen, basın konuya ciddiyetle eğilmekte, Selanik Belediyesi Sıhhîye Komisyonu'nun ilân ettiği önlemler paketini çok geniş bir biçimde yayınlayarak, olası bir hastalık durumunda halkın yeme, içme, temizlik, giyim, kuşam, sokakların ve evlerin temizliği, yeterli ve sağlıklı beslenme konusunda neler yapmaları gerektiği tek tek bildirilirken,10 İzmir Belediyesi de kente giriş çıkışı denetlemediği, temizlik kurallarına riayet etmediği, yiyecek ve içeceklerin açıkta satılmasının önüne geçmediği için eleştiriliyordu.11
Basının korktuğu olmuş ve 9 Kasım 1910'da İstanbul'dan İzmir'e gelen, Başdurak'da Rıza Bey hanında konaklayan bir yolcuda kolera emareleri görülmüştür. Koleralı hastanın ortaya çıkışı üzerine, İzmir'deki hekimler ikiye bölünmüş, bir grubu koleradır derken, diğer grubu kolera olmadığını iddia etmeye başlamışlardır.12 İzmirli hekimler tartışa dursun şehirde kolera başlamış, hastalıktan korunmak için neler yapılması gerektiğini içeren bir çok yazı basının sayfalarını doldurmaya başlamıştır. Gureba-yı Müslimin Hastanesi'nin başhekimi Mustafa Enver Bey, bu tip mikrobik hastalıkların dünyada artık devrini tamamladığı, korkuya gerek kalmadığı, temizlik ve beslenmeye dikkat edilirse, hastalığın birkaç günde önünün alınabileceğini yazmıştır. Bu arada Köylü Gazetesi de dönemin siyasal içerikli söylemlerini kullanarak, siyasi ve iktisadî düşmanlarımıza karşı ittihat edip, nasıl boykotaj uyguladıysak; hepsinden daha büyük düşman olan koleraya karşı da ittihat edip, boykotaj uygula-yalım çağrısını yapmıştır.13
Rıza Bey Hanı'nda ilk hastanın ortaya çıkması sonrasında belediye, gerekli önlemleri almamış, özellikle hanı kordon altına almadığı gibi, handa depolanmış olan zerzevat, yaş yemiş ve meyvelerin satılmasına göz yummuştur. Böylece mik-roplar şehrin her tarafına yayılmıştır.14 Salgının başladığı ilk günlerde hastalık çok hafif seyretmiştir. Durum böyle olunca belediye olaya ciddiyetle yaklaşmamış, halk da böyle kolera salgını mı olur, diyerek hastalığın varlığına inanmamışlardır.15 Valilik ve Belediye bir iki basit önlem dışında konuyu çok fazla ciddiye almamıştır. İlk hastanın görülmesinden yaklaşık on gün sonra, 21 Kasım 1910 tarihinde İstanbul'da görev yapan Meclis-i Tıbbîye-i Mülkîye ve Sıhhîye-i Umumîye Riyaseti, İzmir'de uygulanması icap eden önlemleri belirten bir raporu valiliğe ulaştırmıştır. Raporda İzmir'deki yerel yöneticilerin başkanlığında, hekimler, eczacılar ve diğer sağlık görevlilerinin yer alacağı Sıhhîye Komisyonları'nın kurulması emrediliyordu. Komisyon, hastalığın yoğunluğuna göre kenti bölgelere ayıracak, her bölgeye yeterli sayıda hekim, eczacı, dezenfeksiyon memuru ve belediye zabıtası gönderecek, ekipler bölgelerinin genel sağlık durumunu gözetleyecek, şayet koleralı hastaya denk gelirlerse, hastayı hemen tecrit edecekleri gibi, hastanın yaşadığı yer de kordona alınacak, böylece hastalık denetim altına alınmış olacaktı. İzmir Valiliği de başkentin emri doğrultusunda komisyon oluşturarak, ekipler kurmuş, faaliyete başlamıştı.16
Belediyenin önderliğinde oluşturulan komisyonlar sağlıklı çalışmamakta, yapılan toplantılarda sert tartışmalar yaşanmaktadır. 9 Aralık 1910 tarihinde belediyede kentin ileri gelenleriyle, tüm doktorların katılımıyla gerçekleştirilen toplantıda kavga çıkmış, toplantıda konuşma yapmak isteyen Dr. Hüsnü Bey konuşturulmamış, hiç bir karar alınamadan toplantı dağılmıştır. Toplantıda bulunan Dr. Hüsnü Bey, hazırladığı bir raporda belediyeyi ve hekimlerden bir kısmını sert bir dille eleştirmiştir. Hüsnü Bey, belediye reisi, hekimlerin bir kısmı ile şehrin ileri gelenlerinden bazılarının sadece nutuklar çektiğini, konuya ilişkin ciddi hiç bir bilgiye sahip olmadıklarını iddia ederek, bunların günde bir-iki kişinin hastalığa yakalandığı, salgının hafif geçtiği, her an denetleyebileceklerini zannettiklerini, ancak feci biçimde yanıldıklarını, çünkü bu kişilerin koleranın ileride yaratabileceği fenalıkları kavramaktan uzak olduğunu ileri sürmüştür. Hüsnü Bey raporunun devamında, Belediye Reisi ve hekimlerin dediği gibi hastalık hafif geçmeyip, aksine gün be gün şiddetini arttırarak, vahim bir noktaya doğru yol aldığı, şayet bu hızla genişlerse tüm vilayeti perişan edip, binlerce insanı fakirliğe, açlığa mahkum edeceği gibi, ülke ticaretine vuracağı darbe nedeniyle de fakir ahalinin daha da fakirleşip, çok ağır sonuçlar doğurabileceğini iddia etmiştir.
Hüsnü Bey, hastalığın önüne geçilebilmesi için alınacak önlemleri iki ana gruba ayırmıştır. Bunlardan ilki sivil toplumun, yani İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin, ikincisi ise Belediye'nin yapabilecekleri şeklinde tanımlamıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne bağlı şehir kulüpleri her mahallede 5-6 kişilik gönüllü heyetler oluşturarak, ev ev dolaşıp, aile reislerine koleradan nasıl korunacaklarını anlatmalı, her eve kimyevî maddeler ve temizlik malzemeleri dağıtmalıdır. Ayrıca bu heyetler her gün mahalleleri dahilinde bulunan Bekar Odaları, Rumhane, Yahudihane, Han odaları, pis sokakları dolaşarak görecekleri pislikleri ve hastaları belediyeye rapor etmeli ve belediyenin bu raporlar doğrultusunda çalışıp çalışmadıklarını kontrol etmelidir.
Hüsnü Bey'in raporunda Belediye'nin yapması gereken işler ise şunlardır: Hastalığa yakalananların üçte ikisi saklanmakta, hastalık bu yüzden yayılmaktadır. Hastaların saklanmasındaki neden, belediyenin uyguladığı katı önlemlerdir. Belediye'nin hasta evlerine uyguladığı karantina ve evlerin kireç tozuyla dezenfekte edilip, noktalanması halkı korkutmaktadır. Karantina usulü değiştirilmeli, yoğun denetim geti-rilmeli, hastanın hanesine dikilen nöbetçi, aile reisinin işine gidip gelmesi konusunda, alınan önlemlere uyması koşuluyla izin vermelidir. Halka nasihat verecek komisyonlar oluşturmalı, bu komisyonlar, mahalle mahalle, ev ev dolaşmalı, halkı aydınlatmalıdır. Bir de şehirdeki içme suyu son derece tehlikeli mikroplar içermektedir. Bu sular kapatılmalı, fakir halka temiz Kumpanya suyu dağıtılmalıdır.17
Dr. Hüsnü Bey'in kuşkuları doğru çıkmış, hasta sayısında birden bire patlama yaşanmıştır. Hastalığın böylesine yoğunlaşması, korkunç bir iddiayı gündeme getirmiştir: Hastaların saklandığı, hekimlere ve beledi-yeye bildirilmediği.18 Korkunç bir ölümcül hastalık olan koleraya tutulan hastalar, toplumdaki cahillik ve kaderciliğin etkisiyle ilgili makamlara haber verilmemektedir. Toplumun benliğini "her şey Allah'tan gelir, hekimlerin sözleri, tedabir-i tahaffuziye beyhudedir"19 biçimindeki mütevekkil düşünceler sarmış, ayrıca hasta ölürse cenazesini, ev eşyasını yakacaklar, ev halkını hapsedecekler gibi garip sözler halk arasında kabul görmektedir.20 Ancak cehaletin en vahimi; koleraya itikat günahtır, hekimler daha fazla maaş almak için kolerayı icat etmişlerdir, hekimler ahaliyi kandırmak için hastaları zehirleyip, öldürüyorlarmış biçimindeki şayialardır.21
Hastalığın gittikçe yayılması ve cehaletin bu mertebeye ulaşmasına Taşlıoğlu Dr. Ethem Bey isyan ederek uzunca bir makale yazmıştır. Makaledeki şu cümleler dikkat çekicidir: "kolera gibi bir ateş insanları, şehri baştan başa yakıyor, birçok aileleri mahvediyor da biz hâlâ ne sebep arıyoruz, ne de o ateşin vücuduna inanmak istiyoruz. Bizim için, İzmirliler için şindir, ayıptır. İzmir'i yakıp kavuran bu yangının vücudu inkâr edilmekle bu ateş sönmez... İzmir'in başına ne beladır ki cehl ile kolera el ve-rerek ittifak ediyorlar, bi-çare insanları kafile kafile mezara gönderiyorlar. Kay'lar (kusma), ishaller içinde mülemma (rengarenk), gözleri çökmüş, elleri ayakları buz kesilmiş, sesi kısılmış, yüzü bozulmuş, korkunç bir şekil almış, hissettiği şiddetli ağrıları tarif etmeğe kuvveti, mecali kalmamış, yalnız gözleriyle, haliyle bana acıyın...yardım edin, Allah aşkına o beşerîyeti bu azaptan kurtarın diye feryad eden bi-çareleri görmemek bu hale inanmamak, bu yürek parçalayan levhaya karşı kayıtsız bulunmak insan olmamağa tevakkuf eder... bu gün bir kardeşimiz böyle korkunç alâmetler göstere göstere can verirken, diğeri tıpkı bu alâmetlerle yatıyor... Bir tarafta bir valide, bir kız kardeşimiz daha dehşetli nişanelerle ölüyor, ailesi kimseye haber vermiyor, yalnız simsiyah kesilmiş cenazesini ortaya koyu-yor. Beri tarafta masum bir çocuk hastalığın bu kadar dehşet ve şiddetli alâmetlerine hücumlarına dayanamıyor, ağlaya ağlaya yardım istiyor...Fakat kimden?!. Hangi akıl, fikir sahibinden?!.
Dimağı cehlin, kötü adetlerin, batıl fikirlerin kaynağı olmuş insanlardan nasıl yardım beklenir?!.
Zavallı hasta son nefesinde bile bir hekimin hizmetine nail olamadan, bir teselli yüzü göremeden, ölümün pençesinde çırpına çırpına mahvolup gidiyor... Bunlar, bu saklamalar, bu ürkme-ler neden ileri geliyor? Pek alâ her türlü hastalıklar için hayatını canını teslim edenler bu gün ko-lera gibi korkunç öldürücü bir hastalıkta o eli bir cellat eli zannediyor. Aman ya rap...
Ne mantık? Ne düşünce, ne cehl?!.
Her millet hekimlere bir "melekü's-sıyâne (koruyucu melek)" gibi bakarken biz bir cani bir cellat diye bakıyoruz. Ne acınacak hal!...
Kolera yoktur diye iddia edenler gelsinler de o zavallı doktorların ateş kadar yakıcı, öldürücü hastalıklarla ahaliyi kurtarmak için nasıl muharebeler ettiğini görsünler...Müddet-i hayatında bir kerecik olsun girmediği, nazarı bile tesadüf etmediği karanlık, izbe yerlerde, mezbelelerde yatan sefilleri kurtarmak için kendi ha-yatlarını tehlikelere atarak nasıl çalıştıklarını görsünler de anlasınlar...
Bu zavallılar bir taraftan insanları kurtarmak için vücutlarını tehlikelere, ateşlere atıyorken, diğer taraftan bir katilin, bir caninin bile uğramadığı iftiralara hakaretlere uğruyorlar..."22
Halkın kaderci yaklaşımı ve hastalığın varlığına inanmaması üzerine; basın dinsel söylemli açıklamalar yapmaya yönelmiş, özellikle, Kur'an ve hadislerden örnek vererek, insanların sağlıklarını korumalarının dinî bir vecibe olduğu anlatılmaya çalışılmış,23 "...Doktorlar adam öldürmezler. Bunlar insanları kurtarmak için çalışırlar, değil öldürmek için! Artık batıl fikir ve itikatları zihinlerimizden büsbütün silip atmalıyız" denerek, batıl inançların terk edilmesi istenmiştir.24 Ancak taassup ve cehaletin tortularını böylesine gazete yazılarıyla ortadan kaldırabilmek olası şeylerden değildi. Hele hele böylesi saplantıları olan insanların gazete okudukları ve ikna olabileceklerini düşünebilmek safdillikten başka bir şey olmasa gerektir.
Hastalıkla mücadelede ve halkın ikna edilmesi yolunda yetersiz kalınca, dinî makamlardan yardım alınması yoluna gidilmiştir. Yapılan başvurular üzerine, İstanbul'daki Bâb-ı Fetva Dairesi ard arda iki tane fetva yayınlamıştır. Bunlardan ilkinde, koleranın bir an önce bitmesi ve ülkenin rahata ermesi için tüm din görevlilerinin her namazdan sonra dualar okuması ve halkın da buna iştirak ettirilmesi istenmiştir. İkinci fetvada ise, vaiz ve müderrislerin cami, mescit, medrese gibi yerlerde, özellikle sıhhî konulara titizlik göstermeleri ve doktorların dediklerine uymaları, doktorlardan korkmamaları ve hepsinden önemlisi hastaları saklamamaları konusunda uyarmaları emredilmiştir.25 Bab-ı Fetvanın emri doğrultusunda ayrıca, 27 Aralık 1910 tarihinde İzmir'in büyük camilerinde mevlitler okutulmuş, tespihler çekilmiş ve dualar okunarak, hastalıktan kurtulmak için ilahî destek aranmıştır.26

Belediyenin Yetersizliği ve Şehrin Pisliği

Sağlık ile ilgili sorunlar çıktığında, Osmanlı şehirlerindeki mevcut geleneksel yönetimin bu sıkıntıları gidermesi mümkün değildi. Tanzîmât sonrası yapılan düzenlemelerle Osmanlı liman kentlerinde belediye örgütleri kurulmaya başlanmıştı, ancak bunların yetersiz malî kaynakları nedeniyle, hijyen açısından istenilen ortamın doğması mümkün değildi. İzmir Belediyesi de yaşanan salgın sırasında çok yetersiz kalmış, bu yüzden dönemin İzmir basını tarafından çok ağır eleştirilere uğramıştır. Ancak bu eleştirilerde haklılık payı oldukça yüksektir. İzmir'e ilişkin bilgi veren bütün kaynaklar, Frenk mahallesi ve İzmir'in kuzey bölgesi dışındaki yerleşim bölgelerinin son derece pis olduğu üzerinde birleşirler. Ne var ki, kolera salgınlarının yayılmasında en önemli unsur temizliğin noksanlığıdır ve hastalığı yok etmek de temizlik önlemleri sayesinde gerçekleştirilebilmektedir. Salgının başlangıcının hemen ardından belediye bir iki beyanname yayınlamış, sonrasında da hastalık azdır diye pek bir çaba harcamamamıştır. Belediyenin gevşek davranması üzerine basın yaylım ateşine başlamıştır: Şehrin her tarafı tam bir mezbelelik, toz toprak içindedir. Sokaklar süprüntü ve hayvan pisliklerinden geçilememektedir. Bunun dışında temizliğin en fazla uygulanması gereken gıda maddelerinin ticaretiyle uğraşan kasap, bakkal, balıkçı, sakatatçı, lokantacı, turşucu, helvacı, fırıncı esnafı hiç denetlenmediği gibi, gıda maddeleri mikrop içindedir.27
Koleranın yaşandığı döneme bir de Kurban Bayramı denk gelir. Zaten pis olan şehir, koyun sürüleri ve bunların pislikleriyle daha da pisleneceği gibi, koyunların kesimi sonrasındaki artıklar, şehrin pisliğini bir kat daha artıracaktır. Belediye bayram nedeniyle hayvanların kentte dolaştırılmasını, sokak ortalarında kesimi yasaklamış, kan, bağırsak boşaltılması, derilerin muhafazası, kelle ve ayakların tütsülenmesine bir takım sınırlamalar getirilmişse de,28 bayram sonrasında hasta sayısında büyük artış yaşanmaya başlamıştır.
İzmir Belediyesi salgın sırasında kenti temizleyeyim, hastalığı azaltayım derken, hastalığın yayılmasına neredeyse destek veriyordu. Kentin temizlik işleri tam bir fiyaskoydu. Şehirde çöp toplama işleri büyük bir problemdi. Çöp toplama işi kentin düz yerlerinde at arabaları ile yukarı mahallelerinde ise, eşeklerle sağlanmaktaydı. Ancak toplanan çöpler üstü açık bir vaziyette kentin sokaklarında dolaşa dolaşa çöplüklere nakledilirdi. Tabiî böylece bütün mikroplar da kente yayılmış olu-yordu. Öte yandan cadde ve sokakların temizliği ise çalı süpürgeleriyle sağlanıyor, hayvan tersi ile dolu sokak ve caddeler sert süpürge darbeleriyle güya temizleniyor, böylece bütün toz, toprak ve mikroplar havaya karışıyor, hastalık iyice artıyordu.29
Şehrin pisliği ve hastalığın artışı, İzmir'deki yabancı ülkelerin konsoloslarını harekete geçirmiş, bütün konsoloslar, İngiliz Konsolosluğu'nda toplanmışlardır. Konsoloslar belediyenin işini iyi yapmadığını ileri sürmüşler, kentte pis yerlere ilişikin bir araştırma yaparak, hazırladıkları raporu Vali Nâzım Paşa'ya sunmuşlardır. Vali Paşa da raporu belediyeye iletmiş, belediye de temizliğe başlamıştır. Ancak te-mizlik yapılan yerler Frenk sokağı ile Ecnebiler'in yoğun yaşadıkları yerler olup, kentin fakir mahallelerinde böyle bir faaliyet görülmemektedir.30
Belediye, temizlik işini ciddi biçimde gerçekleştiremezken, denetim işini de hakkıyla yerine getirememektedir. Şehirde halkın toplu olarak yaşadığı yerler ile halk sağlığını doğrudan ilgilendiren konuların denetimine hiç önem verilmemektedir. Tramvaylar, Oteller, Hanlar, Rumhaneler, Yahudihaneler, Kahvehaneler, Gazinolar, Lokantalar, Hamamlar, Bekar Odaları, Genelevler, Fabrikalar, Amele çalışan üzüm-incir işleme hanları, eskiciler, dükkanlar, arabalar, Körfez Vapurları, Hapishane vb. yerlerde temizlik kurallarına hiç dikkat edilmemektedir.31 Ayrıca, koleradan ölenlerin cesetleri sokak ortasında kalmakta, belediye de bu konuda ciddi bir duyarsızlık içindedir. Böylesi yaşananlar ise halkı dehşete düşürmektedir.32
Yaz kolerası döneminde şehrin temizliği daha da vahim bir hale gelmiştir. Belediye bünyesinde görevli ve işi gereği hergün şehri dolaşan Tahrirat Müsakkafat Katibi gâh Efendi'nin gözlemleri her şeyi tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır: "...Osmanlı İmparatorluğu'nun en müstesna bir memleketi olan İzmir, her geçen gün yaşanabilir olmaktan uzaklaşıyor. Hele bizler gibi hergün İzmir sokaklarını dolaşmak mecburiyetinde bulunanlar adım başı karşılaştıkları çirk-ab (pis su) deryalarını birer kolera yatağı olarak görürler. Hele Kemeraltı, Başoturak çarşılarının pisliği, esnafın rezaleti kelimelere sığmaz. Kokuşmuş turşular, ham ve çürük meyveler, bozulmuş balıklar, kurtlu peynirler, hayvanın karnındaki haliyle sokak sokak gezdirilen işkembe ve şirdenler, veremli ciğerler, pis sakatat, tulumba suyu ve kokmuş meyve usaresinden yapılan şerbetler, hoşaflar, kirli börekler, iğrenç lokantalar, tatlıcılar, helvacılar: Hülasa mükemmel bir yiyecek-içecek sergisi. Öte yandan at, eşek ve diğer hayvan pislikleriyle kaplı caddeler, sokaklar, her dükkanın, özellikle aşçının, limonatacının pis sularından oluşan gölcükler ve pislikler ve bunların üzerinde milyonlarca sinek..."33
Agâh Efendi yazısını hastalık nedeniyle tüm iktisadî faaliyetlerin durduğu, çarşıların bomboş olduğu, amelelerin, hamalların çarşılarda aç bî-ilaç dolaştığı ve şehrin acınacak bir halde olduğu tespiti ile sona erdirmiştir.
Şehirdeki pislik, esnafa da aynen yansımıştır. Fırınlarda çalışanlar temizliğe hiç dikkat etmedikleri gibi, elleri pis, tırnakları uzun ve içleri kir dolu halde olup, hamur yoğurdukları tekneler ve kullandıkları sular pis, ekmekler pişmemiş ve çalışanların bakteriyolojik muayeneleri yapılmamıştır. Bakkal dükkanlarında çalışanların da hali temizlik açısından fırıncılardan pek farklı değildir. Peynir, yoğurt, yağ, zeytin, şeker, salamura gibi ürünler açıkta teşhir edilmekte, hepsi tozlarla haşır neşir bir mikrop yuvası halinde ve dükkanlarda kurtlu, küflü, kokmuş gıdalar bulunmaktadır. Kasapların ise içler acısı bir haldedir. Her taraf pislik, kan, hayvan artıkları içinde ve tüm etler açıkta dükkan önünde sergilenmekte, buralar sinekten geçilmez bir haldedir. Lokanta, aşçı dükkanları ile meyhane ve birahaneler de hiç iç açıcı bir durumda değildir. Aşçı ve yamakları çok pis oldukları gibi, dükkanlarda kullanılan kap-kacak, çatal, bardak, kadeh eski ve pis haldedir. Hele bazı yerlerde artık meze ve yiyecekler müşte-rilere tekrar sunulmaktadır. Balıkçılar, kokmuş, bozulmuş balık, istiridye, karides gibi deniz ürünlerini açıkta satmakta, bunları buzda korumamaktadırlar. Oteller, hanlar ve bekar odalarında temizliğe hiç dikkat edilmemekte, odalar düzenli te-mizlenmeyip, müşteri değişiminde karyola takımları değiştirilmemekte, odalarda gereğinden fazla müşteri yatırılmaktadır. Bir de buralardaki tuvaletlerin temizlenmesine dikkat edilmemektedir. Berber dükkanları ile hamamlarda da havlu ve peşkirlerin, çalışanlar ile kullanılan alet edevatın te-mizliğine hiç özen gösterilmemektedir.34
Belediye ve şehrin temizliği konusu işlenirken İzmir sularından bahsetmemek mümkün değildir. İzmir'e su üç ana kaynaktan gelmektedir. Bunların ikisi İzmir'in tarihsel suları olan Vezir ve Osman Ağa, üçüncüsü ise Kumpanya suyu olarak bilinen Halkapınar suyudur. Vezir ve Osman ağa suları şehrin hastalık kaynağı haline gelmiştir. Suların kaynağı, şehre geldiği yol ve kanalları perişan bir haldedir.35 Su sorunu kentin en büyük problemidir ve bu sular salgınların yoğun yaşandığı "Yukarı Mahallât"ta oturan fakir halkın kullandığı sudur. Bu suların bakteriyolojik incelemelerinde her zaman mikrop bulunmuştur.36 1910-11 kolera salgınları sırasında Vezir ve Osman Ağa suları kente mikrop yaydığı gerekçesiyle kapatılmıştır. Temizliğin en büyük önlem olduğu ve suya çok ihtiyaç duyulduğu bu dönemde suların kesilmesi, yukarı mahalle halkının hayatını çok zorlaştırmıştır. Belçikalı bir şirketin imtiyazında olan Halkapınar suyu ise hem pahalıdır, hem de yukarı mahallelere verilmemektedir. Valiliğin çabasıyla susuz kalan bölgelere kumpanya 20 tane sokak çeşmesi yaparak, halkın su ihtiyacını gidermeye çalışmıştır. Ancak bu çok yetersiz bir çabadır ve halk camilere verilen Vezir ve Osman ağa sularını kullanmaya devam etmiş, böylece hastalığın yayılma riski daha da artmıştır.37 Şehirde böylesi su sorunun yaşanmaya başlanması İzmirli bazı müteşebbislerin işine yaramıştır. Frenk Sokağı'nda faaliyette bulunan Moraiti Eczanesi dönemin İzmir basınına sayfa sayfa ilânlar vererek, porselenden yapılmış, suyu çok iyi arıttığını iddia eden, ithal malı Mayer marka su arıtma cihazlarını pazarlamaya çalışmaktadır.38 Bir başka ilân ise şudur: "...daha ziyade rahat ve emin olmak için diğer suların en iyisi ve en safı olup, tabiaten süzüldüğü için asla mikrop bulunmayan ve her türlü sıhhî suların en alâsı olan "Alaşehir Sarıkız Maden Suyu"ndan başka su içmeyiniz."39
Fakirlik ve Kolera

Osmanlı İmparatorluğu'nun bir çok bölgesinde 1910 yılında Kolera Salgınları yaşanmıştır. 1910 yılında Kolera Tabibi başlıklı bir risale yayınlayan İsmail Suphi'nin risalesinde şu satırlar göze çarpmaktadır: Koleradan korunmak için temizlik malzemeleri, evin temizliği, şahsın temizliği, temiz suyun kullanılması, kaynatılması, sağlıklı, temiz ve kuvvetli gıdaların alınması gerekmektedir. Bunların hepsi de paraya bağlıdır. Zenginler için bu çok kolay bir şeydir, ancak fakirler için bunları uygulatmaya kalkışmak, dünyanın dönüşünü ters çevirtmeğe denk bir şeydir. Fakirler ancak bulduklarını yemeğe mecburdur, iyi su içemezler, sularını kaynatmak için odun ve kömürleri yoktur, sağlıklı gıda yiyemezler. Evini, çevresini kolera mikroplarına karşı koruyamaz. "Demek oluyor ki, fakirlik bizde koleranın sirayetine, intişarına mühim bir vasıta olmuştur...Anlaşılmıştır ki kolera fakir hastalığıdır...Fenalığın en büyüğü, fakirlik ile beraber, tevekkülde, cehl-i umumîdedir."40
Zengin ve fakir İzmir; kentin ticarî kimliğinin belirginleşip, kapitalizmle bütünleşme süreci sonrasında farklar keskinleşmiştir. İzmir'de altyapı yatırımlarının tamamlanması sonrasında kıyı hattı ve ona komşu olan mahalle-ler gelişmiş, güzelleşmiş, kentin tüm nimetlerinden ve zenginliğinden sonuna kadar yararlanır olmuştur. Kentin üst kesimlerinde yer alan bölgeler ise bu eşitsiz gelişmeden nasibini almış, yolsuz, ışıksız, daracık, kanalizasyonların sokaklardan aktığı, gözardı edilmiş; gelişen mahallelerin tersine günden güne çökmeye yüz tutmuştur.41 Uluslararası ticarî ilişkilerin yoğunlaştığı liman kesiminin üstünde Kadifekale sırtları ile Mezarlıkbaşı, Çorakkapı, Tilkilik, Damlacık, İkiçeşmelik, Namazgah ve Karataş semtleri Yukarı Mahalle olarak tanınırdı. Türk ve Yahudi nüfusun yaşadığı, sokakları daracık, evleri perişan, kanalizas-yonların sokak aralarından aktığı, sağlıklı içme suyunun bulunmadığı fakir mahalleler, kolera salgınında perişan olmuşlardı, hastalık gün geçtikçe burada yoğunlaşıyordu. Sağlık önlemi olarak bu bölge iki ana eksene bölünmüş, her iki kolda ikişer tane nöbetçi doktor görevlendiri-lerek, bu doktorların bölgedeki en büyük eczanelerde bulunmaları kararlaştırılmıştır.42
1910 Kış kolerasının yoğun yaşandığı bölge, yukarı mahallât olarak anılan bölgedir. Burada yaşayan halkın çoğunluğunu Müslüman Türkler oluşturmakta, bunlar da çoğunlukla iktisadî faaliyetlerin ve doğal olarak zenginliğin dışında kalmış fakir, sağlıklı ev ve eşyaları olmayan, temiz ve kuvvetli besin alamayan, sağlık önlemlerini uygulayabilmekten uzak insanlar olduğunu görürüz. Hastalıktan korunmanın ilk şartı mideyi bozmamak, yani abur cuburla doldurmayıp, kuvvetli besinlerle beslenmek gereklidir. Ne var ki, fakirlerin, kuvvetli besinlerle beslenme olanağı çok azdır. Bunlar yiyecek ekmek, içecek su, giyecek elbise bulmaktan acizdirler. Hele bu mahallelerde öyle fakirler vardır ki, mikroplu akan sularını kaynatabilmek için iki okka kömür ve odunu temin etmekten acizdir ki, yiyeceği yemeğin, içeceği suyun kalitelisini nasıl bulsun ve kendisini hastalıktan koruyabilsin.43
Doğu Akdeniz'in en önemli liman kentlerinden biri olan İzmir'e iş bulabilmek amacıyla sürekli olarak yaşanan bir göç vardır. Gelen nüfus ise hamal, amele, rençber olup, bunlar topluca bekar odalarında, Rumhanelerde, Yahudihanelerde, Arastalarda yatıp kalkmakta ve bu fakir insanlar hastalığı geliştirdikleri gibi, kendileri de iyi besle-nemedikleri için hastalığa yakalanmaktadır. 18 Ocak 1911 tarihinde Dahilîye Nezareti'ne gönderilen bir belgede durum şöyle anlatılmaktadır: "...Memalîk-i Osmanîye'nin her tarafından çalışmak üzere İzmir'e külliyetli hamal ve amele gelerek bunlardan beş altı kişinin müçtemian bir odada yatıp kalkmaları ve ahali-i mahallîyeden fakir olan yedi sekiz bin nüfusun da saika-ı zaruretle tahtü'l-arz (yer altında) ratıb (yaş, nemli, küflü) mahallerde ikamet ve imrar-ı hayat etmeleri yüzünden husule gelen netayic-i müessife..." nin önüne geçilmesi için fakirlere yardım edilmesi gerektiği belirtilmiştir.44